Sistem saati: 06 Eyl 2010 14:40

Tüm zamanlar UTC + 2 saat




Yeni konu gönder Konuya cevap yaz  [ 3 ileti ] 
Yazar Mesaj
 İleti başlığı: IŞILTILI AKLA RİCA
İletiTarih: 07 Nis 2009 13:47 
Çevrimdışı
Site Sorumlusu
Kullanıcı avatarı

Kayıt: 21 Ekm 2001 00:01
İleti: 8053
Konum: İstanbul
>>>>
Alıntı:
IŞILTILI AKLA RİCA

İlyas Başsoy
Birgün, 06 Nisan 2009

13 yaşındaki Eylül masanın karşısında oturuyor.
Annesi Eylül'ün okulundan dertli. Okulda bir telaştır gidiyormuş. Anne babaların tek derdi çocuklarını yarıştırmakmış.
Öğretmenleri de bu yarışın içindeymiş. Tuvaletlere konan elektronik mekanizmalar gibi, öğretmenlerin performansını ölçen bilgisayar programları varmış. Herkes “en iyi”ye ulaşmak için kendini ortaya koyuyormuş.
Eylül kendi hayatını kendi çizmek istiyormuş. Kitap okumaya, sosyal bilimlere, bir de kolbastı oynamaya meraklıymış.
“Aferin sana Eylülcüm. Okul işin kolay kısmı, en önemlisi güzel ahlak” diyorum. Soran gözlerle bakıyor.
Ona ne söylemek gerek? Güzel ahlak nasıl anlatılır?

Ben Eylül'ün yaşındayken, 12 Eylül rezilliği hüküm sürüyordu.
Hapishanelerde sistemli işkenceler yapılır, namuslu güzel insanların hayatları karartılırken biz çocuklar gençlik dergilerinden dünyayı öğrenmeye çalışıyorduk.

80'li yıllarda çıkan tüm popüler dergilerde amansız bir “tabu devirme” yarışı vardı. Her gün yeni bir tabu devriliyordu. Tabu deviriciler ayakta alkışlanıyor, tabular devrildikçe zevk çığlıkları atılıyordu. Tabu devirenlerin önünde şan ve şöhret dolu bir gelecek oluşuveriyordu.

Devrilen tabuların tamamı solculukla ilgiliydi. 80'lerin ortalarından itibaren, solla ilgili her değer vahşice eleştirildi. “Bacı”, “yardımlaşma”, “dayanışma”, “özeleştiri”, “sendika”, “grev”; giderek “sosyalizm”, “sol” gibi kelimeler tek tek yargılandı. Ve hepsi de suçlu bulundu.

Bu kelimelerin her biri meydansız kentlerde kurulan köhne darağaçlarında alkışlar eşliğinde idam edildi.
Kelimelerin altındaki tabureleri devirenler, en şanlı insanlar haline geldiler. Tabular devrildikçe isterik kahkahalar her tarafı sardı.
Sola ve devrimcilere ait güzel kelimeler tek tek yok edilirken; eskiden küfür sayılacak bazı kelimeler yükselişe geçti.
“Kapitalizm insanın doğası”dır cümlesini ilk duyduğumda “Eylül” ile aynı yaşlardaydım.
Öyle keskin ve emin bir cümleydi ki bu... İtiraz eden cin çarpmışa dönüyordu. Bir kişi bu cümleye savaş açarsa o kişi şüphesiz ki aptaldı, demodeydi, kıro veya magandaydı.

Üniversiteye başlayınca emperyalizmin bir ülkeyi ele geçirme stratejisini öğrendim. Üç aşamalı bir stratejiydi bu.
Önce o ülkenin değerlerini aşağıla, aşağılayanları ödüllendir. Sonra kendi değerlerini yücelt ve yüceltenleri ödüllendir. Son aşamada da ülkeyi rahatça işgal et. İngilizlerin 200 yıl önce kitabını yazdıkları bu strateji; “ideoloji” ülkesinde de uygulanmadı mı? Önce sosyalizmle ilgili her söze tek tek küfredildi ve bu küfürbazlar her aşamada ödüllendirildi. Ardından karşıt ideolojinin sözleri tek tek yüceltildi ve yüceltenler ödüllendirildi. Sonra da zaten 90'lar geldi. “Sosyalizm” der demez Pavlov'un köpeği gibi sırıtan ve “Yav geçti bunlar” diyen ebleklerin çağı.

Eylül 1996 doğumlu. Bu çocuğa annesi babası dışında, güzel ahlakı öğretecek tek bir iletişim kaynağı yok. İzlediği ve izleyeceği tüm filmler, tüm videolar, tüm bilgisayar oyunları; “Güçlünün güçsüzü yediği bir doğal hayat belgeseli” Doğal hayat kaçınılmaz bir güç savaşı. O halde kapitalizm de bu doğallığın, doğal ideolojisi. Televizyonda doğal hayatı anlatan belgeseller izlerim. Bir timsah yavru bir ceylanı kapıverir, bir kaplan bir antilopun peşinden koşar. Örümcekler böcekleri, kuşlar örümcekleri yer.
Doğal hayat işte budur. Kendine “liberal” diyen şaşkın bu belgeselleri kanıt göstererek haykırır: “Bakın görüyorsunuz, kapitalizm insanın doğasıdır” diye. İnsan mı?

İnsan ayağa kalttığı gün doğal olmayan bir şey yaptı. Ateşi bulan ilk insan, doğaya karşı ilk meşaleyi yakmıştı. İnsanoğlunun onbinlerce yıllık mücedelesi, doğanın kurallarına karşı bir isyan.
Hizaya gelmek doğal değildir. Ama kolbastı oyanamak en doğal şey olabilir.
Çalışkan olacak diye çocukluğunu yaşamamak, “tembel” olduğu için alay edilmek de doğal değildir.
Marketlerdeki tüm boyalı yiyecekler gibi, bize “doğal” denilen her şey “sahte” ve “yalan”dır.
Kapitalizm insanın değil, hayvanın doğasıdır.

Biz insanız Sevgili Eylül. Hayvanların doğası hayvanlara kalsın. Bizim doğamız güçlünün değil, haklının yanında olmaktır. Böyle yaptıkça insan oluruz. Yoksa bir hayvandan farkımız kalmaz. Güzel ahlak işte ve sadece budur.
Büyürken bu sözleri hep düşün. Ve ışıltılı aklınla hep sına, tamam mı Eylülcüm?

_________________
-^-^-^-^-^-^-^-^-^-^-^-^-^-^-^-^-^-^-^-^-^-^
....
sonu olsun diyorum
neyin sonu ama
hiç değilse bu taş basamakların

Turgut Uyar

<><><><><><><><><><><><><><><><><><><>


Sayfa başı
 Profile bak E-posta  
 
 İleti başlığı: Re: IŞILTILI AKLA RİCA
İletiTarih: 05 Nis 2010 21:01 
Çevrimdışı
Site Sorumlusu
Kullanıcı avatarı

Kayıt: 21 Ekm 2001 00:01
İleti: 8053
Konum: İstanbul
>>>>
Alıntı:
YAVŞAKLIK VİRÜSÜ - İyas Başsoy, Birgün, 05 Nisan 2010

Çok efendi, harika bir çocuk tanıyordum. Uzun süre görmeyince ortak bir tanıdığıma sordum. “Hiç sorma” dedi tanıdık; “seninki çok değişti, yavşaklarla takıla takıla, yavşağın teki oldu.”

Yavşak bit yavrusu demek. Argodaki kullanımını nasıl tarif edebilirim: Sözünün eri olmayan, murayilik yapan, işine geldiği gibi konuşan, bedel ödemeyen, sorumluluk almayan, kıblesi; izanı bulunmayan kişi. Yine argodan gidersek, “harbi”nin veya “delikanlı”nın tersi.

Yıllardır en korktuğum hastalıklardan biri budur. Yavşaklık bir virüstür; grip gibi kalabalık ortamlarda yayılır, verem gibi karanlık mekanları sever, frengi gibi cinsel yollardan bulaşır, kanser gibi kararlı bir şekilde sizi ele geçirir. Yavşaklık en çok mavra yoluyla geçer. Yavşak insanlarla bir arada olursanız yavşak oluverirsiniz.

Müzeler, kitapçılar, harika meyhanelerle dolu Beyoğlu’ndan hortlak gibi kaçmamın en önemli nedeni her köşesinden yavşaklık fışkırması olabilir mi? Beyoğlu’nu mendil kullanmayı bilmediği için kimsenin el sıkışmak istemediği bir hapşırıklıya benzetirim. Oysa ömrü Beyoğlu’nda geçtiği halde hiç de yavşak olmayan şerbetli insanlar tanırım. Bazen sorarım kendime; örneğin Fatih’in Çarşamba’sına bir kez bile “yavşak” dememişken, zavallı Beyoğlu’na çok mu yükleniyorum?

Üniversiteye girdiğim ilk yıl, her nasılsa, Kürtler hakkında tam bir yavşak gibi konuştum. Aslında hiç inanmadığım sığ bir düşünceyi, sırf kampüsteki çocukların gözüne girebilmek için pervasızca söyledim. Meğer aramızda sosyoloji son sınıfta okuyan bir Kürt varmış. Bu çocuk beni herkesin içinde eşek tekrar suya gidene dek dövdü. Öyle bir dayak yedim ki gözlerim karardı, nefesim tutuldu. Üstelik tüm bu dayak sırasında ne o, ne ben, ne de diğer insanlar yerlerinden kalktı. Elleri dert görmesin, Kürt arkadaş, baştan sona tutarlı ve mükemmel bir konuşmayla bana hayatımın en faydalı dayaklarından birini attı.

Herkesin içinde tam bir aptal durumuna düşmüştüm. Şimdi sıra bendeydi. Ne yapmalıydım?

Kalabalığın içinde bana dostça bakan birkaç kişi gördüm. Dostça bakışlarıyla şunu söylüyorlardı; “Boşver bu ukala Kürt’ü. Gel seninle karanlık bir köşeye çekilip mavra çevirelim. Bizle beraber olursan o kadar güzel sohbet ederiz, bu yenilgini öyle bir yorumlarız ki, sonunda kendini haklı çıkarır ve iyi hissedersin. Bunun için yapman gereken tek şey aramıza katılmak.”

Kundera, London, Tolstoy, Nesin, Kemal... Sizlere ne kadar teşekkür etsem az. Siz olmasanız, bana sevecen gözlerle bakan o kişilerin şefkatli kollarına atlamam an meselesiydi. O sınavdan geçtiysem bunda en çok sizin hakkınız var.

“Haklısın” dedim Kürt arkadaşa. “Tam bir aptal gibi konuştum, kendimi rezil ettim. 18 yaşın zayıflığıyla yeni yeni bulduğum veya bulduğumu sandığım ‘ben’liğimi göstermek ve beğendirmek için bir hödük gibi davrandım. Hatalıyım ve hatamdan ötürü hem senden, hem de diğer arkadaşlardan özür dilerim.”

Bu özürden sonra “taraftar”lar gözlerini benden kaçırdılar. Ayrıca alkış filan da kopmadı. Kürt arkadaş temkinli bir saygı ile beni süzmekle yetindi, diğerleri çekti gitti. Anladım ki, dürüstlük yavşaklık kadar pırıltılı olmayabiliyor.

Geçen hafta birkaç kuruluşun ortak olduğu ve benim yönettiğim bir projenin mail grubuna, ortak kuruluşlardan birinde çalışan tanımadığım bir kız mesaj attı. Kız tüm gruba attığı mesajda projeyi yaralayabilecek bir hata ile ilgili uyarı yapıyordu. Yavşak değilse bile “küstah” olarak yorumlanabilecek bir karşılık yazıp “reply all” yaptım: “Bu kişi kimdir? Ve neden böyle didaktik bir tonla konuşuyor?”

Yarım saat sonra kızdan sadece bana attığı bir yanıt geldi. Uzunca sayılacak metinde tek bir ima veya kişiselleştirme yoktu. Uyarısının gerekçelerini yazmış, baştan sona pozitif ve yapıcı bir dil kullanmış, hiçbir şoseye sapmamış, tamamen saf ve zeki bir metin.

Mesajı okudum ve kadim sınavlardan birine daha girdiğimi anladım. Şimdi ya rütbeme güvenerek küstahlığımı “yavşaklık” mertebesine çıkartacaktım ya da gardımı düşürüp kızı takdir edecektim. İkinciyi seçtim; önce teke tek yanıtla, sonra bu yanıtı mail grubundaki herkesle paylaşarak ve şimdi bunu köşeme alarak takdirimi ilettim.

Boşboğazlık insanı yavşak yapmaz. Ama hatayı kabul etmeyip özür dilememek bizi tam bir yavşak yapar. Beyoğlu’ndan bunca nefret etmemin nedeni, ortamın boşboğazlığa çok müsait olması sanırım. Yürürken bile kontrolün kalabalığın elinde olduğu bir yerde birilerine çarpmadan ilerlemek mümkün mü? Çarptığın kişilerden özür dilemezsen, ulaştığın noktanın kıymeti kalır mı?

Günışığı’nı en çok genç arkadaşların okuduğunu biliyorum. Onlarla (eğer bir yavşaklık olarak görmezlerse:) yıllar içinde öğrendiğim ve çok değer verdiğim bu bilgiyi paylaşmak istiyorum:

İnsan olduğumuz için hırs, iştah ve isteklerle dolu ham varlıklarız. Kapitalizm bizim bu hamlıklarımızı kışkırtıyor. Sosyalizm ise bizden zayıflıklarımızla yüzleşmemizi ve hayatımıza hükümdarlık edecek kadar adil olmamızı istiyor. Kapitalizm ve sosyalizm iki ayrı sistem. Birinin ahlaklı dediğine öteki ahlaksız diyebilir. Ahlaksızlıkla kazandığı paralarla okul yaptırıp, aklınca Allah’ı da kafalamaya çalışan kişiye “ahlaklı” demek kapitalistlerin işi, sizin değil. Farkında mısınız bilmem; herkes sizi tartıyor. Sizin de kafanızda bir tartı olmalı. Okuduğunuz, izlediğiniz ve dinlediğiniz oranda bu tartının hassaslığı artacak.
Bu satırları yazıyor olmam beni bir ermiş veya ahlak timsali yapmayacak. Çünkü son tura kadar sınav devam ediyor ve yarınki ‘ben’in, bugünkü “ben’i utandırmayacağını ben dahil, kimse bilmiyor.

Hata yapabilirsiniz. Özür dilemek, özeleştiri getirmek sizi büyütür, virajlardan savrulup gitmenizi engeller. Hatanızı kabullenme cesaretini göstermeyip, taraftarların mavra ortamlarına sığınmak hep önünüze gelecek cazip bir seçenek.
Oraya bir kez sığındınız mı, virüsü kaptınız demektir.


_________________
-^-^-^-^-^-^-^-^-^-^-^-^-^-^-^-^-^-^-^-^-^-^
....
sonu olsun diyorum
neyin sonu ama
hiç değilse bu taş basamakların

Turgut Uyar

<><><><><><><><><><><><><><><><><><><>


Sayfa başı
 Profile bak E-posta  
 
 İleti başlığı: Re: IŞILTILI AKLA RİCA
İletiTarih: 10 May 2010 21:13 
Çevrimdışı
Site Sorumlusu
Kullanıcı avatarı

Kayıt: 21 Ekm 2001 00:01
İleti: 8053
Konum: İstanbul
>>>>

İlyas Başsoy:

Alıntı:
Modern Bir Rahibin İtirafı

PsikeART Mart-Nisan 2010

Gümüşsuyu’ndaki ultramodern reklam ajansında bir doğum günü partisi. Ortadaki masa pastalar ve içki şişeleriyle dolu.

Her nasılsa klima çalışmıyor. Pencereye en yakın duran benim. Patron küçük pencereleri işaret ederek bana sesleniyor: “İlyas bi tane ufak açsana.”

Ufak pencere gözüme pek ufak görünüyor. “Çok kalabalığız” diyorum. “Ben iyisi mi bi büyük açayım...”

Bir anda kahkaha kopuyor. Önce hiçbir şey anlamıyorum. Bakıyorum ki herkesin gözü üstümde. “Şu İlyas çok yaratıcı adam lan.” payesini böyle alakasız bir anda kazanıyorum. Aslında aklımdan ufak rakı, büyük rakı gibi bir şaka hiç geçmemişken ve amacım gerçekten de büyük pencereyi açmakken, birden övgüler yağmurunun altında koşarken buluyorum kendimi.

Koşuş o koşuş... İnsanlar her sözümde bir keramet keşfetmeye başlıyor. Oradan oraya zıplıyorum. Bir sürü ödül kazanıyorum. Çevremi beni çılgınca alkışlayan hayranlar sarıyor.

Bir gece rüyamda insanlar uyanıyor. “Sen aslında mecaz yapmamıştın, gerçekten de büyük pencereyi açmak istiyordun...” diyorlar. Hayat ayaklarımın altından çekilmeye başlıyor. Alkışlar yuhalamalara dönüşüyor. Ter içinde uyanıyorum, neyse ki herkes uyumaya devam ediyor.

"Bi büyük" açalı neredeyse 20 yıl olduğuna göre artık itiraf edebilirim: yaratıcılık bir yanılsamadır. Herkes yaratıcı işler yapabilir ama sadece çok azımız “yaratıcı” diye tanımlanma ayrıcalığını elde ederiz. Bu tanıma sahip olmak, hele de benim gibi bu tanımla para kazanan bir insan olabilmek için yaratıcılıktan daha önemli bir şeye ihtiyacınız vardır: “şans.”

Şans sözcüğüne vurgu yapmamı sahte bir tevazu olarak algılamayın lütfen. "Yaratıcı" ünvanıma bazen kendimi bile inandırmış olsam da şu gerçeği gizleyemem: Bana verilen sürenin içinde şansım yaver gitmeseydi şimdi bir bankada başarısız bir müşteri temsilcisi olmam hayli mümkündü.

Şansın hemen arkasına “okuma” ve “cesaret”i koyarım. Okuma yaygın kanının aksine, bigi edinmek için değil (Google varken haşa) kavramlar ve olgular arasında ilişkiler kurmak için gerekir. Cesaret ise şansınızı denemenizi sağlar.

Yaratıcı tanımına sahip olmak, bir mankenin güzelliğe, bir futbolcunun performansa sahip olması gibidir. Her an kendinizi kanıtlamanız gerekir ve zaman mankenlere ve futbolculara merhameti göstermezken “yaratıcı” insanlara torpil yapmaz.

Bir manken veya futbolcu gibi "yaratıcı" kişi de formda kalmak için egzersize ihtiyaç duyar. Her an podyuma çıkabilirsin, her an birisi ufak pencereyi açmanı isteyebilir, hep tetikte olman, hep golü koklaman; yani sürekli okuman, cesaretini koruman ve cebinde her zaman birkaç "yaratıcı" şaka barındırman şarttır.

Yine de "yaratıcılık" manken ve futbolcu analojisi kadar acımasız değildir. Bu iki meslek grubunun aksine zaman sizi yavaşlatsa da, ününüzü artırır. "Ün" üzerinizde bir kalkan oluşturur ve sözlerinizi çok daha etkili kılar.

Lise hayatım boyunca “yaratıcılık Allah’a mahsustur" sözünü defalarca duydum. Ne zaman ağzımdan “yaratma” kelimesi çıksa, okul arkadaşlarım ve öğretmenlerimin bir kısmı Pavlov’u mutlu edecek bir refleksle Allah’a mahsusluk durumunu anımsatırlardı.

Neden sonra, kolonya sürmekle kafir olunmayacağına aklı eren bazı dindar arkadaşlarım, “yaratıcılık yaratılmışlara da mahsus olabilir” tezini ortaya attılar. Nihayet kapı her şekilde "yaradan"a çıkıyordu. Böylece “yaratma” sözcüğü biraz da olsa paçayı kurtardı, söze ortodoks itirazlar azaldı.

Bir gün minyatür sanatındaki perspektif düşmanlığının yaratıcılığa olan tepkiyle aynı kökenden geldiğini fark ettim.
Tüm dinler gibi İslam’ın da, gülmeye, alay etmeye, yaratıcı olmaya, şüphe duymaya tahammülü yoktu. "Yaratmak" tıpkı perspektif yapmak gibi "Allah`a şirk koşmak" anlamına gelebilirdi.

Bu nedenle insanlara daha çocukken öğretmek gerekirdi; "yaratmanın Allah`a mahsus olduğunu". Küçük yaşta bunu iyice bellemeli ve beynimizi şartlandırmalıydık. Aksi halde hayatı ve her şeyi sorgulamaya başlardık ki bundan daha tehlikeli bir şey yoktur.

Sıradan insana bahşedilmeyen yaratıcılık ünvanı, bir şekilde şansı yaver gitmiş benim gibi "ayrıcalıklı görünümlü sıradan insanlar"a muhteşem bir şey kazandırıyor: modern zaman rahipliği.

Kafanızdaki reklamcı imgesini düşünün: Toplumun kurallarına karşı koyabilen ve bu bir ölçüye kadar hoş görülen cemiyet üstü varlık. Sizce bu hastalıklı imgelem bizi yeni bir ruhban sınıfın üyesi yapmıyor mu?

Reklam ajanslarının dekorasyonlarına büyük paralar harcanır; tıpkı mabetlere harcandığı gibi. Yaratıcı sunumlarda önce stratejik planlamacı bir takım mavallara girişir, tıpkı müezzinlerin giriş taksimi gibi. Ardından "yaratıcı yönetmen" Armani veya Calvin Klein imzalı cübbesiyle yerinden doğrulup, Alain Mikli gözlüklerinin ardından tehditkar bir bakışla fikirlerini yani vaazını okur. Bu esnada ağlayabilir, bağırabilir, kitleyi büyülemek için çeşitli sıradışı hareketlere girişebilir. Çünkü o "seçilmiş" kişidir ve tüm bunları yapmaya hakkı vardır.

Reklamcıların havarileri, onların fikirlerine milyonlarca dolar yatırıp kitle iletişimi yapan marka sahipleridir. Bu havariler sayesinde söz topluma yayılır. Ve gözleri donuklaşmış hedef kitleler sımsıkı tuttukları kredi kartlarıyla şarap ve ekmek almak için marketlere koşar.

Reklamcı kapitalisti ve kapitalizmi; rahiplerin kralı veya monarşiyi koruduğu gibi korur. Buna karşılık kral da, reklamcıya lüks ve dokunulmaz bir hayat bahşeder.

Işıltılı sözleriyle çevresini büyüleyen ve her devirde güçlü olanın yanında kalan Hazreti Mevlana bugün yaşasaydı hangi mesleği seçerdi acaba? Türkiye`nin en gözde reklamcılarının tasavvufa karşı olan çarpık ilgisinin nedeni manevi tatmin mi, yoksa tam tersi mi?

Patronuma "bir büyük açalım" derken aslında kendi geleceğime büyük bir pencere açtığımı bilmiyordum. O pencerinin bana verdiği gücü yıllarca kaygısızca kullandım. Şu an bu derginin benden "yaratıcılık"la ilgili bir yazı istemesinin nedeni bile, yıllar önce şans eseri açılan o pencere.

Biz "yaratıcılar" tesadüfen kazandığımız bu payenin gücünü kullanarak ayakta kalıyoruz. "Çılgın" hareketlerimiz, pahalı kostümlerimiz, havalı ofislerimiz "sıradan" kullar üzerinde baskı yaratmaktan başka bir amaç taşımıyor. "Üstün" olduğumuza önce kendimizi inandırmalıyız. Bu nedenle Nietzsche gibi bir külyutmazı değil ama Ayn Rand gibi bir madrabazı baş tacı etmeliyiz:

Şüphesiz ki biz, diğerlerinden yüksekte olanlarız. Şüphesiz ki, sıradan kulların bundan şüphe etmesi bile çok büyük günahtır.

Biz bir resmin milyonlarca dolara satılmasının nedeniyiz; bir şarkının bir diğerinden daha iyi olduğuna biz karar veririz; genç hayranlarımızı özenle seçer ve her yıl bir kaç litre taze kanı bünyemize katarız. Ödülü alan da veren de biziz, çünkü biz her zaman ve her koşulda jüri üyesiyiz.

Ama durun bakalım… Ben daha en başta söylemiştim size: Tüm bunlar bir yanılsama.

"Gerçek"i tedirgin edici yapan her zaman rahatça görünür olması değil mi?

Gerçek şu ki; bizler yalancıyız.

Yaratma yeteneği olmadığına daha çocukken inandırılmış milyarlardan zerre farkımız olmadığı halde, yalandan yaratılmış bir heyulanın rantını yiyen doyumsuzlarız biz.

O halde ey beyhude yaratıklar; gözlerinizi açın ve uyanın, kendinizin farkına varın: Her insan yaratıcıdır. Hepiniz yaratıcısınız.

Ne mutlu ki ve neyse ki, yaratmak insana mahsustur.


_________________
-^-^-^-^-^-^-^-^-^-^-^-^-^-^-^-^-^-^-^-^-^-^
....
sonu olsun diyorum
neyin sonu ama
hiç değilse bu taş basamakların

Turgut Uyar

<><><><><><><><><><><><><><><><><><><>


Sayfa başı
 Profile bak E-posta  
 
Önceki iletileri göster:  Sıralama  
Yeni konu gönder Konuya cevap yaz  [ 3 ileti ] 

Tüm zamanlar UTC + 2 saat


Kimler çevrimiçi

Bu forumu görüntüleyenler: Kayıtlı kullanıcı yok ve 1 misafir


Bu forumda yeni konular açamazsınız
Bu forumda konulara cevap yazamazsınız
Bu forumda kendi iletilerinizi değiştiremezsiniz
Bu forumda kendi iletilerinizi silemezsiniz
Bu forumda dosya ekleyemezsiniz

Arama:
Git:  
Powered by phpBB © 2000, 2002, 2005, 2007 phpBB Group
phpBB3 Türkçe: phpBB Türkiye